Yalnızlık, yabancılaşma, kötülük ve cinnet

Malatya doğumlu Ebru Ojen, 2010 yılında Dokuz Eylül Devlet konservatuvarı Opera Ana Sanat Dalı Bölümünden mezun oldu. 2014’te yayımlanan ilk romanı ‘Aşı’ ile iyi bir çıkış yakalayan Ojen, geleceğin umut vaad eden 10 yazarı arasında gösterildi. Edebiyat yaşamını 2017’de ‘Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’ ve 2020’de ‘Lojman’ adlı romanlarıyla sürdürdü.

‘Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’ün ilk baskısını okuduğumda hikâyesini -özellikle- takıntılı karakteri nedeniyle sevmiş ama bazı yerlerde ‘sarkmalar’ olduğunu düşünmüştüm. Ojen de aynı fikirde olmalı ki aradan dört yıl geçtikten sonra romanını -kendi kendisinin editörlüğünü yaparak- yeniden düzenlemiş, sayfa sayısını azaltmış, cümle yapılarına müdahalelerde bulunmuş. Sonuç başarılı; meselesine daha iyi odaklanmış, yoğunluğu artmış bir roman çıkmış ortaya.
Hikâyenin ilk bölümünde -ismini ilerleyen sayfalarda öğreneceğimiz- Enver Uçma ile tanışıyoruz. Uykusuzluk ve baş ağrısından mustarip, 60’lı yaşlarında, huysuz bir adam. Tuvalet ihtiyacını gidermek dışında pek fazla terk etmediği evinde, yalnız, kafası karışık ve her şeye öfke kusar bir halde yaşayıp giden Enver Uçma’nın hayat hikâyesi, dağınık ve kötücül düşüncelerle dolu zihninden geçenler eşliğinde yavaş yavaş şekilleniyor.

Alevi kökenli bir ailenin çocuğu. İlkokulu bitirene kadar İstanbul’da yaşamış. Sonra memleketleri Maraş’a taşınmışlar. Üniversite eğitimi için İzmir’e gelmiş ama mühendislik eğitimini tamamlayamamış. Hiçbir işte dikiş de tutturamayınca İstanbul’a, babasından miras kalan -çok sevdiği- bu eve çocukluğunu bulmaya gelmiş. Ailesini, ölen kardeşini, küfrederek andığı babasını sıklıkla hatırlamakla birlikte zihnine düşen imgeler netlik kazanmıyor, kazananlar ise şiddetle yüklü:
“Yoksa halam mı gitti onu almaya? Hay Allah, ben gitmedim mi? Nasıl olur? Ben gitmediysem kim gitti? Halam gittiyse hangi halam gitti babamı almaya? Ölen halam mı? Karnına kurşun sıkılan halam olamaz. O da anamla aynı gün öldü. Anamı sopalarla öldürdüler, halamı silahla. Keşke anamı de silahla öldürselerdi. Çok acı çekmezdi o zaman. Uzun sürdü ölmesi. Çok canı yandı kadının. Kapımızı işaretledikleri günün ertesi günü olanlar oldu. Allah adına öldürdüler hepimizi. Bir türkünün sonu gibi bitti hayatımız. Acıyla… Kahrolarak!”

Enver Uçma’nın anılarını perdeleyen, Maraş katliamının travmasıdır. Öyle bir travma ki zihninde kara bir delik yaratmış, pek çok şeyi hafızasından silmiş, hayata katılmasını imkânsız kılmıştır. Saçmadır Uçma’nın hayatı; ürkek, tedirgin, yaralı ve yalnızdır. Ne var ki sığınabildiği son yerden, evinden atılmak istendiğinde kolay kolay teslim olmayacaktır.
İkinci bölümde Enver Uçma’nın komşusu Özlem’e gelecek anlatma sırası. O da arızalı, yaralı bir ruh. O da seslerden, kalabalıklardan, hayatın gidişatından şikâyetçi. Ne yazık ki kader onları karşı karşıya getirecek, Özlem’in daralmış yaşamından biriktirdiği öfke Enver Uçma’ya yöneldiğinde kötülük yeryüzüne inecektir…

ÖFKENİN İZİNİ SÜRÜYOR
Ebru Ojen bütün romanlarında hayatın, insanın, toplumun karanlık yanlarına dikiyor gözünü. Başkalarının görmediği, daha doğrusu görmek -görse de söylemek- istemediği olaylara, meselelere, kurumlara, insan tiplerine yöneliyor. Doğrudan siyaset yapmıyor ama gözünü diktiği meseleler, beden, aile, iktidar, özgürlük gibi kavramlar ister istemez çok daha radikal bir siyasi sorgulamanın içine gönderiyor okuyucuyu. Mesela ilk romanı ‘Aşı’da -ki pandemiden sonra belki de yeni bir gözle okumak gerekir- devlet, toplum ve ötekileştirilenler arasındaki hegemonik ilişkileri çok farklı bir hikâye ile anlatmıştı. Üçüncü romanı ‘Lojman’da aile kurumunu, kadının kendisine ve özellikle bedenine yabancılaşmasını, mekânın boğuculuğunu zaman zaman korku türüne özgü motiflerle sorguluyordu. ‘Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’ yine gerilimli ve öfkeli bir atmosfere çekiyor okuyucuyu.
Hikâyeleri sürükleyici ama okuyucuda irkilti duygusu yaratan hikâyeler değil. Hikâyelere düşünsel ve duygusal derinlik katan şey Ojen’in öfke ve nefretin izini sürmesi. ‘Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’de iki arızalı ve habis ruhlu karakterin dünyaya kustuğu öfkeyi romana çevirmiş. Aslında konusu bile olmayan bir roman bu. Karakterler ise oldukça sıradan. Olağandışılık, Ebru Ojen’in bakışında; popüler romanlardan, TV dizilerinden ya da reklamlardan fışkıran aşklar, kadim dostluklar, fedakârlıklar, dostluk ve dayanışma, şen şakrak çocuk sesleri, kısaca pastoral toplum manzaraları düşmüyor Ojen’in merceğine. Yalnızlığı, yabancılaşmayı, kötülüğü ve cinneti görüyor Ojen. İşte bu nedenle hayata zorluk çeken, olaylara dışarıdan bakan ama belki de tam da bu nedenle keskin gözlemler yapabilen, başkalarındaki kötülüğü ayrıntıda yakalayabilen iki karakterin zihninde dolaştırıyor okuyucuyu. Evet, arızalı ve habis olarak niteleyebiliriz ama bu onların bireylere ya da topluma yönelik eleştirilerinin, olaylar hakkındaki yorumlarının haksız ya da abartılı olduğu anlamına gelmemeli. Tersine, romanın rahatsız edici yanı bu anti-kahramanların gözlemleriyle çıplaklaşan gerçekler…

Özellikle Enver Uçma’nın dağınık zihninden aktarılan bölümlerde anlatının ve dilin sertliğinin çok başarılı olduğunu söylemek gerekir. Bellek, kimlik, tarih, gündelik hayat, aile ve toplum, hepsi birbirine karışırken Uçma’nın zihnine kazınmış ayrıntılar anlamın kendisi haline geliyor. Ojen, kahramanının dağınık ve bulanık zihnini izleyerek zamanın doğrusal çizgisini de kırmış. Merkezine bitimsiz bir öfkenin ve yazıklanmanın yerleştiği sarmal bir kurguyla ilerliyor anlatı. Ve bu ilenmeler, öfke ve nefret yaşadığımız siyasi, toplumsal ve ekonomik hayata yönelmiş eleştiriler olarak şekilleniyor.
Dilin sertliğinden söz etmiştim; yer yer küfre, argoya da yer veren sert ve ironik bir üslup. İronisi güldürmekten ziyade irkiltmek için. Tam yüzümüze bir tebessüm yayılacakken ansızın donup kalıyoruz. Bu dili ve üslubuyla topluma sinmiş sıradan kötülüğün izini sürüyor Ebru Ojen. Kötülükten kastım -her ne kadar hikâyede bahsi geçse de- taciz, tecavüz, gasp, cinayet değil. İnsanın içinde biriken kötülükten, pislikten söz ediyorum. Öylesine büyük bir birikim ki son sahnede sokaklara taşıyor. ‘Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’ ve ‘Lojman’ı sonlandırırken fantastiğe yaklaşan çözümler üretmiş ama bu romanların elbette fantastik bir yanı yok. Sanki yazar da bu dünyaya katlanamadığı için seçmiş kıyametvari sonları.
Ebru Ojen, gördüklerini soyutlamaktan ziyade görünenlerin zihninde yarattığı imgeleri, ruhunda yarattığı çağrışımları öne çıkarmış. Romanlarındaki yaralı insanları çekilmez, hain, haset, kısaca kötü bulabilirsiniz. Ne var ki onları bu hale getiren nedenler ortaya çıktığında, kötülük de insani bir görününüm kazanıyor. ‘Et Yiyenler Birbirini Öldürsün’e -aslında bütün romanlarına- dinamizm katan tam da bu; kötülükten yayılan enerji.

Yalnızlık, yabancılaşma, kötülük ve cinnetET YİYENLER BİRBİRİNİ ÖLDÜRSÜN
Ebru Ojen
Everest Yayınları, 2021
256 sayfa, 29 TL.

SIRADAKİ HABER

Soundgarden’ın tarihi belli oldu

Kendine Has Babylon Soundgarden bu yıl 27 Nisan Cumartesi günü Yapı Kredi bomontiada’da 3 farklı sahneyle müzikseverlerle buluşacak.